|
Çakı Gibi Bir Koç |
|
30 Nisan 2009 |
 |
29 yaşında Darüşşafaka’ya baş antrenör olduğunda Türkiye Basketbol Ligi tarihinin en genç antrenörlerinden biri olarak tarihe geçmişti Ahmet Çakı.
Genç yaşına rağmen Daçka’nın başında elde ettiği başarılı sonuçlar Çakı’yı Türk Basketbolu’nun “yükselen değerleri” arasına sokmuştu. Başarılı teknik adam Darüşşafaka’dan sonra kısa bir Mersin Büyükşehir Belediyesi macerası ve A Milli Basketbol Takımı ile Air Avellino’daki yardımcı antrenörlük deneyimlerinin ardından 2008-09 sezonu ortasında zor günler geçiren Erdemirspor’la anlaşmıştı. Erdemir, Ahmet Çakı’nın başa gelmesinden sonra gösterdiği yükselişle bu sezonun en büyük sürprizine imza atarken 33 yaşındaki Çakı da yarattığı mucize ile bir kez daha basketbol gündemine damgasını vurdu. Başarılı antrenörle kariyerini, Erdemir’i ve ileriki dönem için beklentilerini konuştuk…
Editörün Notu: Bu röportaj 25 Nisan Cuma 2009 tarihinde yapılmıştır.
2008-09 sezonunun ilk 7 haftasında 1 galibiyet alabilen Erdemir sizin göreve gelmenizden bu yana 20 haftada 15 galibiyet aldı. Son 5 haftada da 5 galibiyetlik müthiş bir seri var. Küme düşmesi banko olarak gösterilen bir takımı aldınız ve önce düşme potasında çıkarıp ardından da play-off’a girme iddiası olan bir takım haline getirdiniz. Ne oldu da bu takım iki farklı dönemde bu kadar büyük bir kimlik değişimi yaşadı? Elinizde bir sihirli değnek mi var? Bunu nasıl başardınız?
Açıkçası Erdemir’den teklifi ilk aldığımda Türkiye Basketbol Ligi içinde bilgi ve birikimine güvendiğim insanlara Erdemir’le ilgili fikirlerini sordum. Bana da herkes bu takımın kadro yapısı itibarıyla kurtarılması oldukça zor bir ekip olduğunu söylemişti. Fakat Erdemir yöneticileriyle bir araya geldiğimde orada uzun süreli işler ve projeler üretilebilecek bir ortamın olduğunu fark ettim. Erdemir gerçekten çok ciddi bir kurum ve bu ciddiyetin basketbola da yansıdığını gördüm. Böyle zor durumda, tabiri caizse ekside görünen bir takımı alıp artıya geçirebilirsem benim bu kulüpte uzun vadede çok daha iyi işler yapabileceğimi, oluşturduğum güven duygusuyla daha büyük projeler içinde yer alabileceğimi düşündüm. Teklifi aldığım sırada İtalya’da yardımcı koç olarak görev aldığım Air Avellino’dan yeni dönmüştüm. Avellino koçu Zare Markovski’ye fikrini sorduğumda o da piyasadan uzak kalmanın fayda getirmeyeceğini ve kendime güveniyorsam kabul etmem gerektiğini söyleyince ben de düşünüp kabul etmeye karar verdim.
Peki göreve geldiğinizde Erdemir’de nasıl bir tablo vardı?
Açıkçası ilk başta durum gerçekten pek iç açıcı görünmüyordu. Hedefteki Casa TED Ankara Koleji maçını kazandıktan sonra oyuncuları karşıma alıp Erdemir’in bu ekonomik krizde oyunculara paralarını günü gününe ödeyen, çok profesyonel bir kulüp olduğunu ve bu takımın hedefinin küme düşmemek değil, play-off’a oynamak olması gerektiğini söyledim. Önümüzdeki maçlarda bir çıkış bekliyorduk ama beklediğimiz olmadı ve üst üste 3 maç kaybettik. O dönemde bazı oyuncularımızı çeşitli nedenlerle kaybetmiştik. Ardından Hakan Demirel’i ve Atwain Barbour’ı kadroya kattık. Yeni sisteme adaptasyon sürecinde değişen kadroyla mağlubiyetler devam etti. O süreçten sonra galibiyetler gelse de, bizim bölgede bulunan takımların da kazanmaya başlaması nedeniyle büyük bir çıkış gösteremedik. Bu nedenle ben de o zamanlar play-off’u düşünmeme rağmen, küme düşmeme hedefini daha ön plana almaya başladım ama açıkçası küme düşmeyi de aklımıza hiç getirmedik. Çünkü iyi çalışıyorduk, takımda bir yükseliş vardı.
Hakan Demirel ve Antwain Barbour’ın katılımıyla takımın basketbol tarzını istediğimiz seviyeye getirebildiğimizi düşünüyorum. Türkler olsun, yabancılar olsun, takımımda kötü karakterli oyuncu yok. Herkes elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyor. Zaten basketbolda da birçok faktör var. Bu yükseliş sadece benim gelişimle açıklanabilecek bir durum değil. Bizim yönetimimiz de bize sahip çıktı, önemli oyuncuları kadromuza kattık, seyircimiz üzerimizdeki desteğini hiçbir zaman esirgemedi. Özellikle Beşiktaş Cola Turka maçından itibaren inanılmaz bir seyirci patlaması yaşamaya başladık. Ama en önemlisi de oyuncularımız bu işi tamamen sahiplendiler. İpin ucunu hiç bırakmadılar. Bu başarıdaki aslan payını bu nedenle ben onlara veriyorum.
Ancak sizin de bu başarıdaki katkınız yadsınamaz…
Kendimle ilgili de şunu söyleyebilirim. Kendi inandığım basketbol tarzını bu 5 aylık sürede takıma yansıtmaya çalıştım. En çok inandığım şey elbette ki iyi ve çok çalışmak. Eğer bir başarı gösterdiysek bunda bütün camianın payı var. Önemli olan o sinerjiyi yakalamamızdı ve bunu başararak düşme tehlikesinden tamamen kurtulduk. Play-off mücadelesinde de Oyak Renault’nun fikstür avantajıyla bir adım önde olduğunu düşünüyorum.
Dönüm noktası ne oldu peki sizin için? Yani şu maç bizim yükselişimizin başladığı, işlerin iyiye döndüğü maçtı diyebileceğiniz bir maç var mı?
Bence Beşiktaş Cola Turka maçı. O maç öncesinde üst üste 3 maç kaybetmiştik, maçtan birkaç gün önce yeni transferimiz Antwain Barbour aramıza katılmıştı. Maç sırasında 10-12 farklı üstünken rakibimize yakalandık, bitime 8 dakika kala da skorda geriye düştük. Ama oyuncularımız orada bir direnç koydular, taraftarımızın da müthiş desteğiyle maçı kazanmayı başardık. O maçla beraber bir ivme yakaladığımızı düşünüyorum ben. Bir de şey var, İzmir’deki Teknosa Türkiye Kupası 8’li finalinde ilk gün biz Aliağa Petkim’i eledikten sonra, akşam kura çekimi yapıldı. Bize Galatasaray Cafe Crown çıkınca bir baktım bütün takım seviniyor. O sırada biz ligde 14. sıradayız, Galatasaray Cafe Crown ise 2. sırada. Normalde onların bizle eşleştikleri için sevinmesi gerekirken, biz seviniyorduk. Orada ben gerekli ışığı almıştım takımımdan.
Teknosa Türkiye Kupası finalinden sonra takımımız bir prestij kazandı, oyunumuz olgunlaştı. Basketbol yorumcuları ve çevremdeki bilgisine inandığım insanlardan övgü dolu sözler duyuyoruz. Kazanıp kaybetmekten ziyade iyi basketbol ve doğru bir şeyler yaptığımı görmek benim için çok önemli. Tabii bunun yanında bir şeyler kazanarak beklenti üzeri bir performans göstermek de ayrıca bir mutluluk.
Efes Pilsen’le oynadığınız final maçı hakkında ne diyeceksiniz, onları epey bir zorladınız.
Genelde bizim gibi sürpriz takımlar finale çıktığında herkes 20-30 sayı farka giden bir formalite maçı bekler. Ama bizim maç gerçekten çok üst kalite bir maç olmuştu. İki tane çok kritik top kaybımız vardı, bir tanesi Hakan’ın yarı sahada yaptığı centilmenlik dışı fauldü. Onları yapmasak maç belki son saniyede belli olacaktı. Kupa bizim için büyük bir havaydı ve açıkçası benim adıma ligde kalmak kadar da önemliydi.
Alt sıralardaki bir takımın seri galibiyetler alarak oradan uzaklaşması takımın kendine olan güvenini arttırdığı ve üzerindeki baskının da azaldığı görülüyor. Bu rahatlığın size getirileri ne olacak acaba? Çünkü küme düşmemeye konsantre olmuş bir takımken kendinizi birden Play-Off yarışının içinde buldunuz.
Aslında bu durumun hem olumlu hem de olumsuz tarafları var. Biz Oyak Renault maçı dışında stressiz maç oynamadık ligde. Takım 5 aydır küme düşmeme stresiyle, bunun sorumluluğuyla, bunun bilinciyle oynuyor ve bu da bize bir adrenalin sağlıyor. O adrenalin bizi maçlarda olsun, idmanlarda olsun sürekli ileri itiyordu. Ama Oyak Renault maçından sonra takımda bir rahatlama olduğu bir gerçek. İlk idmanımız kötü geçti mesela bu hafta, sonra diğer günlerde biraz daha toparladık ama bu davranışın psikolojide de yeri var. Normal bir davranış bu. Bu bizi olumsuz yönde de etkileyebilir, tam tersi kafalar rahat olduğundan olumlu yönde de etkileyebilir. Benim ümidim olumlu yönde olması. Mesela yarın Beşiktaş Cola Turka maçı var, herkes bizim takımı övüyor ve bu bize büyük bir sorumluluk yüklüyor. Yarın televizyondan naklen yayınlanacak olan bir maçta biz kazanamasak bile mutlaka iyi basketbol oynayıp son ana kadar mücadele etmeliyiz. İnsanlar bunu bekliyor bizden.
Yaptığınız işte motivasyonun ne kadar payı olduğunu düşünüyorsunuz?
Kesinlikle çok fazla. Biz geldiğimiz zaman takımda bir ‘Kaybetme alışkanlığı’ vardı. Önce bunu temizlememiz gerekiyordu. Bunun için de kafaları değiştirmemiz gerekiyordu. İlk başlarda işin motivasyonel ve psikolojik taraflarında gezindik biz hep. Teknik ve taktik daha sonra geldi. O nedenle motivasyona fazlasıyla inanıyorum. İnsan kafaca hazır olmadan ne sağlam bir idman yapabilir ne de maç kazanabilir.
Motivasyon konusundaki başarınızı Hakan Demirel ve Erdal Bibo gibi kariyerleri düşüşte olan isimlerin sizinle birlikte yeniden yükselişe geçmesinden de anlıyoruz zaten. Bu konuda ve özellikle Hakan Demirel hakkında ne düşünüyorsunuz? Kendisi Milli Takım’ın gelecek yılları için de önemli bir oyuncu çünkü.
Öncelikle Hakan o içinde bulunduğu kabuğunu kırmaya karar vererek geldi bize. Yani o bunun kararını vermişti bize gelmeden önce. Bu çok önemli. Zaten ikitakımın ekonomik ve diğer şartlarını karşılaştırdığınız zaman arada epey büyük bir fark olduğunu görüyorsunuz. O yüzden Hakan’ın buraya kafaca hazır ve gerçekten başarılı olmak için geldiğini açık bir şekilde söyleyebilirim. Ve bunu bizimle çıktığı ilk idmandan itibaren gösterdi. Uzun zamandır oynamamış olması, maç eksikliği gibi konular nedeniyle ilk başlarda zorlandık tabii biraz. Ama çok inançlıydı ve yönlendirdiğimiz her yöne girdi. Biz de ona süre verdik, sorumluluk verdik, üzerimize düşeni yaptık yani. Erdal’a gelirsek… Erdal da diğer oyuncular gibi büyük bir direnç koydu ve takımımız için çok önemli bir isim haline geldi. Ama bunu kendisi aldı, ben vermedim. Ben ilk geldiğim zaman herkesi gözlemleyebilmek adına herkesi eşit dakikalar verdim aşağı yukarı. Sonra elbette bazı isimler daha öne çıktı, daha fazla dakika almaya başladı. Erdal da bu isimlerden biri oldu.
Milli Takım’da Bogdan Tanjevic’in yardımcılığını da yapmaktasınız aynı zamanda. Sizce Hakan Demirel’e bakış açısı bu sezonla birlikte değişir mi kendisinin?
Bence değişir. Mesela bazı guardlar vardır, pası verir ve kaybolur, sadece düzeni oynatırlar. Hakan öyle değil. Hakan bizde düzeni oynatmanın dışında kendi şutunu, kendi penetresini yaratabilen, iyi pick’n roll oynayabilen, birebiri olan bir isim haline geldi ve böylece düz bir guard olmaktan çıkıp, bir takımın fark yaratan oyuncularından biri haline geldi.
Bu yıl Play-Off’a kalırsınız ya da kalamazsınız bilmiyoruz ama bir şey biliyoruz ki o da 2008-09 sezonuna Erdemir ve Ahmet Çakı’nın damgasını vurduğudur. Peki gelecek sene için planlar nedir? Sözleşmeniz kaç yıllık? Erdemir’de devam etmeyi düşünüyor musunuz?
Gelecek sezon adına resmi bir kontratım bulunmuyor. Ben ilk geldiğimde 1,5 yıllık bir kontrat istemiştim ancak o anki takımın durumu, kümede kalacağımızın garanti olmaması yönetimin elini bu konuda biraz bağlamıştı. O yüzden kısa süreli bir kontrat yaptık. Ben burada kalmak istiyorum açıkçası. Zaten bunu istemesem, tek galibiyetli bir takımı alıp onu yukarı taşıma riskini neden göze alayım? Ben bunu başararak burada kendime bir kredi de yaratmak amacındaydım. Ben burada uzun yıllar kalmak amacındayım, kulübün de fikri beraber çalışmak yönünde. Ama Erdemir bir fabrika ve ekonomik krizden onlar da fazlasıyla etkilendiler. Önümüzdeki sezonun bütçesi, hedefleri ne olacak, bunları bir değerlendirmek lazım karşılıklı. Bütçe biraz aşağıya düşebilir önümüzdeki yıl ancak 1 sene bütçe düştü diye buradan ayrılacağım diye bir durum yok. Önümüzdeki günlerde yöneticilerimizle oturup konuşacağız, 3-4 yıllık bir sürede bu takım için neler düşünüyorlar onları öğrenmemiz gerekiyor. Çünkü ben buraya ilk geldiğimde bana bu konuda iyi şeyler hissettirmişlerdi. Hala aynı hissi verebilirlerse uzun yıllar burada kalıp, her sene bu başarının üstüne koyup, hatta Avrupa’da oynayıp arkamda iyi izler bırakmak istiyorum.
Böylesine başarılı geçen bir sezonun ardından genelde genç koçlar -ya bir daha tekrarlayamazsam böyle bir başarıyı diye düşünerek- hemen bir büyük takıma transfer olayım telaşına düşebiliyorlar ama sizde bunu görmedik. Uzun vadeli planlardan bahsediyorsunuz. Bunda Darüşşafaka gibi bir kurumda yetişmiş olmanızın bir payı vardır mutlaka. Öyle değil mi?
Aynen öyle. Ben tam 15 yıl çalıştım Darüşşafaka’da. Küçük takım yardımcı antrenörü olarak başladım ve her kategoride görev aldım. Küçük takım baş antrenörlüğü, yıldız takım, genç takım, A takım yardımcı antrenörlüğü ve son olarak da A takım baş antrenörlüğüne kadar yükseldim. Bu anlamda Darüşşafaka’daki tek isim de bendim zaten. Darüşşafaka gerçekten çok önemli bir kurum. Biz orada günlük planlar yapmamayı öğrendik. A takımda olsun, altyapıda olsun her zaman genç oyunculara güvenmeyi, onları kazanmaya çalışmayı öğrendik. Ve açıkçası oradan başka bir yere gitmeyi de hiç düşünmedik. Darüşşafaka’da aldığımız paralar azdı, bütçe azdı ama bir mutluluk vardı. Orada bir şeyler ortaya koymak herkesi mutlu ediyordu. Şimdi Erdemir için de aynı şey geçerli. Bir yıllık bir başarı ve her sene kulüp değiştirmekten ziyade 3-4 yıllık bir vadede her sene biraz daha üstüne koyarak ilerlemenin benim kariyerim açısından daha iyi olacağı düşüncesindeyim. Çünkü ancak bu şekilde büyük takımlar için kalıcı bir koç olmayı başarabilirim ben. Mesela bir Euroleague hedefim var, orada bir yardımcı koçluk, bir baş antrenörlük yapmak, oranın bir parçası olmak istiyorum. Bunun için de gittiğim takımlarda uzun süre çalışıp, güzel şeyler başarmak amacındayım. Bana o yolu açacak şeyin bu olduğuna inanıyorum.
Uzun vadeli planlar ve Euroleague dediniz de aklımıza Air Avellino maceranız geldi. O macera neden kısa sürdü? Koç Zare Markovski’nin yanında Eurolague ve İtalya Ligi tecrübesi yaşama fırsatını neden bu kadar kısa sürede bıraktınız?
Ben Darüşşafaka’da baş antrenör olduğum dönemde Avrupa’da mücadele ettik. Hatta benim ilk maçım Joventud Badalona’ya karşıydı ve kazanmıştık. Hatta ligde ve Avrupa’da 5’er maç olmak üzere toplamda 10 maç üst üste kazandıydık ve bu bana çok keyif vermişti. Makedonikos’u yenmiştik, koçları Yannakis’ti. Alman Bamberg’i yenmiştik, koçları şimdiki Alman Milli Takım baş antrenörüydü. Keza Badalona’yı yenmiştik, koçları şimdiki Malaga koçu Reneses’ti. Ve bana böyle isimlerle beraber aynı organizasyonda olmak ve onları yenebilmek çok keyif vermişti. Mutlaka bu seviyeyi yakalamam gerektiğini düşünüyordum ve o yönde de bir hedef koymuştum kendime.
Daçka’dan sonra çalıştırdığım Mersin Büyükşehir Belediyesi’nden ayrılma nedenim de bu hedeflerimle uyuşmadığı içindi. Avrupa’da mücadele eden bir takımı yaratmak, büyük başarılara imza atmak hatta uzun vadeli planlar yapmak gibi hedeflerimin Mersin ile uyuşmadığını gözlemlediğim için ayrılmıştım.
Avrupa basketbolunu daha iyi gözlemlemek için İtalya’ya gittim ve koç Zare Markovski’nin çalıştırdığı Air Avellino’da yardımcı koç olarak bir süre geçirdim. Avellino İtalya ligi ve Avrupa basketbolunu birinci elden gözlemleyebilmem için bir nevi staj gibiydi. Koç Markovski bana “benim yanıma gel, istediğin kadar kal. Ondan sonra ben seni istediğin takıma yönlendiririm” dedi. Ben 3 ay kadar kaldım. Sonra Rusya’ya gidecektim CSKA Moskova’ya. CSKA Moskova’ya 1 aylık bir gözlem için gidip sonra İtalya’ya dönecektim. O sırada buraya Türkiye’ye geldim, 10 gün kaldım ve bu süreçte Erdemir gelişmesi oldu. Bu yılı bir geliştirme yılı olarak düşünmüştüm ama Erdemir’den teklif geldi ve Erdemir benim içime çok sindi. Yöneticileri, kulübün ciddiyeti, fabrikanın düzeni olması. Erdemir’den gelen teklifi Markovski ile konuştum. Koç da bana böylesine ciddi bir kurumdan böyle bir teklif varsa bence bunu değerlendirmelisin. Buradaki imkanı ben sana herzaman sağlarım. Git ve anlaş.” dedi.Yoksa ben açıkçası bu yılı hiçbir yerle anlaşmadan geçirmeye karar vermiştim.
A Milli Basketbol Takımı’nda da yardımcı antrenörlük yapmış biri olarak Milli Takım’la ilgili görüşleriniz neler?
Benim milli takımda çalışmam kendimi geliştirmek adına çok büyük bir şans oldu. Çünkü ben hep orta seviye takımlarda çalıştım; Darüşşafaka, Mersin, Erdemir gibi. Üst seviyedeki oyuncu-antrenör ilişkileri, oyuncuların çalışması, oyuncu yapıları, bunları görmek adına oralarda zaman geçirmeyi çok istiyordum. Bana çok büyük katkı sağladı. Geçen yaz milli takım çok güzel geçti. Hazırlık dönemine kötü başladık. Çok genç bir takım olduğumuz için hücumda problemler çektik. Hazırlık döneminde 5 maçı kaybederek başladık ama sonrasında da çok artıya geçtik. Koç Tanjeviç’in inandığı fiziksel sertliğe dayalı, müdaafa ağırlıklı, bir basketbol tarzı var ve takım bu stilde oynamaya başlayınca başarılı sonuçlar gelmeye başladı. Bence milli takımımız artık tamamen bir Tanjeviç takımı oldu. Bence 2008 çok başarılı geçen bir dönem oldu. Bakalım geçen yılki performans bu sene Avrupa Şampiyonası’na nasıl yansıyacak. O da çok önemli. Çünkü Avrupa Şampiyonası 2010 Dünya Şampiyonasından önceki son sınav. Orada da ilk 8’in içinde bir derece elde edilmeli ki bu pozitif bir şekilde 2010’a yansısın. Ben bu takımın başarılı olacağına inanıyorum çünkü hem bireysel bazda hem de takım anlamında hedefleri çok fazla olan bir takımız ve bu hedefleri başarmak için ellerinden geleni yapacaklardır.
Şunu çok merak ediyorum. Çok genç bir yaşta, 29 yaşında baş antrenör oldunuz. Çoğu zaman çalıştırdığınız takımda sizden daha yaşlı, senelerce profesyonel basketbol oynamış oyuncular oldu. Bu oyuncuları genç bir koç olarak idare etmek, onların egolarına hükmetmek, kendinizi kanıtlamak zor olmadı mı?
Valla ben hiç zorlanmıyorum. Çünkü basketbol benim işim yani ben basketbol sahasına girdiğim zaman kimseyi tanımıyorum. Sahaya çıkıp kim çalışıyorsa, kim işini iyi yapıyorsa her zaman takdir ettim, kötü yapanı eleştirir, iyi yapmasını sağlarım. Benim yoluma giriyorsa zaten benle beraber devam eder, benim yolumda gitmiyorsa da benimle devam edemez. Ben bu konuda biraz net bir insanım çünkü basketbol gerçekten benim işim ve yaşam tarzım artık ve bu konuda ben kim olursa olsun taviz veremem ister ailem olsun, arkadaşım olsun veya ne olursa olsun. Bir oyuncunun benden 1-2 yaş büyük-küçük olması, Euroleague’de oynamış olması farketmiyor, sahaya girdiğiniz anda bizim belli bir kurallarımız var, takımın kuralları ve bu kurallar takımı yönetiyor. Ona kim uyarsa takımda olur.
Basketbolseverlere vermek istediğiniz son bir mesaj var mı?
Bu sene Erdemir’de gerçekten iyi bir iş başardığımızı inanıyorum. Tabii gelen başarılarla birikte sorumluluğumuz da daha çok arttı. Bundan sonra daha iyi basketbol oynayıp daha çok kazanmak adına elimizden geleni yapacağız.
Bir de şunu söylemek istiyorum. Türkiye’de şöyle bir şey var. Erdemir bu sene başarılı, Ahmet Çakı başarılı. Ama 2 ay sonra bir takım şampiyon olacak ve o andan itibaren bizi belki de kimse hatırlamayacak. Bizim kendimizi anlatabileceğimiz çok fazla platform yok o yüzden ilginiz için teşekkür ederim.
Biz teşekkür ederiz…
Röportaj: Röportaj: Mete Aktaş & Anıl Aksaç (TBF) |
| |
| |
|
|
|
|